“Aslında; yaşamın da yolculuk olduğunu, en iyi yolculukta anlıyoruz.” Batı Notları bu cümleyi bir motto gibi taşır: yolculuğu turistik bir “görme” faaliyeti olmaktan çıkarıp, insanın kendini tarttığı bir ölçü alanına çevirir. Pakdil’in Batı şehirlerinde yaptığı tam da budur: mekânı gezerken, kendi içimizin hangi değerlerle kurulduğunu yoklar; gördüğünü kaydederken, gördüğünün bende açtığı çağrışımı da kaydeder.
Bu yüzden kitap bir gezi kitabı gibi başlasa da kısa sürede bir medeniyet muhasebesine dönüşür. Pakdil, Batı’yı sadece “orada” bir coğrafya diye değil, “burada” bir zihinsel süreç olarak da okur. Bu noktada kitabın omurgasını kuran gerilim cümlesi, neredeyse bir teşhis gibi gelir: “‘Tüm kurumları Avrupa’dan almak’ hastalığına tutulalı beri, tarihimizi okumaz olduk.” Ardından gelen tespit daha serttir: “Geçmişle aramıza bir Avrupa seddi inşa ettik.” Bu iki cümle, Batı Notları’nın merkezindeki ayrımı belirler: Batı’yı görmek başka şeydir, Batılılaşma refleksiyle kendini yitirmek başka.
Buradan ilk köprü kuruluyor: Şehir ↔ zihin disiplini. Bir şehir, sadece binalardan değil; o binaların ima ettiği “normal”lerden, “güzel”lerden, “doğru”lardan oluşur. Pakdil’in şehirleri okuma biçimi, “hangi müzeye gittim” ayrıntısından çok, “bu düzen hangi insan tipini üretir” sorusuna yaslanır. İkinci köprü de hemen ardından gelir: Dışarıdaki düzen ↔ içerideki boşluk. Çünkü mesele yalnız kurumlar değil, o kurumları taşıyacak ruhun ayakta kalıp kalmadığıdır. Pakdil’in acı cümlesi burada yankılanır: “Korkuyoruz bayım. Çünkü boşluktayız…”
Kitabın en çarpıcı taraflarından biri, eleştirisini yalnız siyaset veya kültür düzeyinde değil, ahlak ve vicdan düzeyinde kurmasıdır. “Bir ülke, utanma duygusunu yitirmişlerle dolunca, sürgünler ülkesi olur.” Buradaki “sürgün”, coğrafyadan çok bir hâl tarifidir: insanın kendine sürgün düşmesi. Ve o sürgünlüğün bir başka adı, metinde tekrar tekrar dolaşan kelimeyle, yabancılaşmadır.
Tam bu noktada kitap, Batı’yı “üstün bir model” diye kutsayan kolaycılığa da, Batı’yı “tek hamlede çöplük” diye itip rahatlayan tepkiselliğe de mesafe koyar. Evet, Pakdil yer yer hükmünü sertleştirir: “Batı dedikleri kapı çökmüş ve görülmüştür çöplük.” Ama metin, bu cümleyi bir final alkışı gibi değil, okura bir uyarı gibi bırakır: Batı’yı çöplük ilan etmek kolaydır; zor olan, bizdeki taklit düzenini ve onun ürettiği ruh yitimini görmektir. İşte üçüncü köprü burada kurulur: Batı eleştirisi ↔ özne olma zorunluluğu. Çünkü “Kişiliğini koruyamayan bir ulusun çağ içinde hiçbir yeri olamaz.”
Pakdil’in “insanî derinliği” ise tam burada görünür: Dert, yalnız kurumların transferi değil; adaletin kaynağı olan manevi derinliğin kurumasıdır. Metin bunu çıplak bir cümleyle çakar: “Ruhsal isteklerin olmadığı bir dünyada adalet kalmıyor demektir.” Ve hemen ardından, kitabın en sarsıcı tekrarlarından biri gelir: “Kimse, öldürülmüş ruhunun davacısı değil!” Bu cümle, modern dünyanın büyük yanılsamasını hedef alır: her şey “maddesel istekler” düzeyinde çözülür sanmak. Pakdil buna, neredeyse bir teşhis sorusuyla karşılık verir: “Kim çaldı yüreğimizi ve onun yerine başka bir organ koydu?”
Bu sorgulamanın içinde, Pakdil’in dünyayı yalnız Avrupa ekseninde okumadığı da açıkça görünür. Kitabın kalbinde, bir yön duygusu vardır; sadece jeopolitik değil, manevî coğrafya duygusu: “Yüreğimizin yarısı Mekke’dir, geri kalanı da Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” Hatta uçağa bindiğinde bile zihni bu hat üzerinde yürür: “Uçakta hep Kudüs’ü düşünmüştüm. Çünkü Peygamber’in miracı Kudüs’ten başlar.” Bu cümleler, Batı Notları’nın Batı’yı bir “merkez” olarak kabul etmediğini; ona bakarken bile kendi merkezini başka bir eksende kurduğunu gösterir.
Bu merkez, sadece duygu değil, aynı zamanda bir eylem ölçütüdür: “Direniş, varoluşun deneyidir.” Pakdil’in direnişi slogan değil; insanın kendini aşma sorumluluğudur. “Sorumlusunuz, bütün yaptıklarınızdan… ülkeniz olan ve olmayan yerlerde.” Bu, metni “seyahat izlenimi” olmaktan çıkarıp, okuru kendi hayatına doğru iten “so what” kapısına getirir: Görmek, bilmek yetmez; gördüğün şey sende bir ahlakî pozisyon doğurmuyorsa, o bilgi yalnızca dekor olur.
Bir de metnin ince ironisi vardır: Batı’ya bakmanın bir tür boyun ağrısı ürettiğini söylerken, aslında bir toplumun sürekli dışarıya bakarak kendi içini kaçırmasını eleştirir: “…boynumuz ağrıdı Batı’ya bakmaktan.” Bu, hem güldüren hem acıtan bir cümledir; çünkü içinde çok tanıdık bir alışkanlığın (dışarıya referansla kendini kurma) yorgunluğu saklıdır.
Ve yine de Pakdil, kitabı umutsuzlukla kapatmaz. Bir cümleyle okuru ayağa kaldırır: “Ne var ki, umutsuz olmamalıyız.” Çünkü yolculuk, nihayetinde bir varıştan çok bir yön tayinidir. Hızın putlaştığı bir dünyada, onun önerisi neredeyse provokatif bir sadelik taşır: “Belki ‘en iyisi yürüyerek gidilir yaşamaya’.” Buradaki yürüyüş, bedenin değil; zihnin ve vicdanın aceleciliğe direnmesidir.
Kapanışta okura kalan soru şudur: Batı’ya bakarken ne gördüğün değil, o bakışın seni neye dönüştürdüğü belirleyici. Boynumuz ağrıyacak kadar dışarıya baktıysak, şimdi şu soruyu kendimize sormanın tam zamanı: Yönümüzü bulmak için daha neyi kaybetmemiz gerekiyor?
